Geleneğe Dair

GELENEĞE DAİR

Ebrû sanatının gelenekselliği folklorik bir yaklaşımdan ya da şekle dair muhafazakarlıktan kaynaklanmamakta, bunların çok daha ötesinde esaslara dayanmaktadır. Ebrû  sanatımızdaki geleneği şekli kaygılardan sıyırıp, bir köke, bir üslûba hatta daha ötesinde bir kültür ve medeniyetin metafizik mülahazalarına bağlamak daha doğru bir yaklaşım olur.  Bu noktada İslam sanatlarının tamamının temel anlayışını oluşturan düsturların hakim olduğu bir iklimin ürünü olarak gelişen, nesilden nesle nakledilen ve neredeyse icracılarının tamamı  bu iklimin atmosferini teneffüs etmiş ebrû  sanatı geleneğini bu suretle oluşturmuş ve geleneğe de bu suretle bağlanmıştır. Ait olduğu ve varlık  sahası bulduğu kültür atmosferinin rengini alması ve karakterini bu atmosfere dair bir  süreç içerisinde  kazanmış olması esas olarak geleneğini belirler. Lâleler, sümbüller ya da diğerleri ebrûnun kendisi dolayısıyla değil, bu geleneğin, bu kültürün idraki dolayısıyla anlam kazanırlar. Bu gelenekle rabıtasını koparırsa ebrû, bir desen sanatı olmaktan öteye gidemez.

Günümüze kadar bu sanatı icra edenler, Özbekler Tekkesi mensupları başta olmak üzere, ekseriyetle ehl-i tasavvuf olmaları, en azından bu kültüre aşina insanlar olmaları dolayısıyla Ebrû Sanatı’nın kazanmış olduğu tasavvufî sembolizmi gözardı etmemek gerekir.

Ebrû Sanatı’nda gelenek sadece bununla kalmaz, aynı zamanda kullanılan doğal malzemeler ve bunların hazırlanışı da bu işin diğer bir cihetini teşkil eder.

Geleneğe bağlı kalmak demek ise, sürekli aynı desen ve motifleri katı bir disiplin içinde tekrarlamak demek değildir. Aslında bu sanatın ve İslam sanatının temel felsefi ve teknik düsturları içerisinde kalmak demektir belki. Soyutlama, stilizasyon, çeşitleme, uhrevîleştirme gibi unsurlara riayet etmek ve böylelikle varlığa daha derûni ve öze yönelik bir bakış açısını kaçırmadan sanatı icra etmek demektir.

Bir gonca gül motifinde vahdeti temsil ederken, açılmış gül ile vahdetten neşet eden kesrete işaret eden bu anlayışta, gül artık kemal noktasına ulaşmış bir mânâ zenginliğini ve vahdet-kesret arasındaki türlü idrâk mertebelerini de içinde barındıran bir numune teşkil eder. Aynı mânâ zenginliği başka bir motifle verilemez. Bu sebeple o konuda gülün yerini başkası dolduramaz, nakıs kalır.  Bu sembolik mânâ zenginliği ve mana mertebeleri ise her seferinde başka bir motifle değil, gül motifi üzerinde yapılacak çeşitlemelerle baskın olan mertebesi  öne çıkarılırken, diğer mertebeler feda edilmeden, gözardı edilmeden verilmiş olur. Halbuki tek mertebe itibarı ile bakılsa vahdet-kesret ilişkisini lahana da fevkalade temsil etmektedir. Ama gülün ifade ettiği zenginliğin semtine bile uğramadan.

Ebrû Sanatı’ndaki gelenek-yenilik tartışması aslında gerçek yerine oturtulamamış bir tartışmadır. Kültür-Kimlik ve Aidiyet karmaşasının bir yansımasıdır. Eğer böyle bir karmaşa içerisinde kalmış ya da bırakılmış zihinlerin bir eseri olmasaydı şekiller ve desenler eksenli bir tartışma olmak yerine sanatın felsefesini, temelini teşkil eden düsturlar eksenli olması gerekirdi. Ama unutmamak gerekir ki, her ne olursa olsun bu tartışmalı durum söz konusu düsturların farkına bile varılmadan heba edilmesi, yok edilmesine sebebiyet vermektedir. Bu yanlış zemine oturtulmuş tartışmanın neticesi olarak icra edilen sanat ise  görünüşte geniş imkanlar sunan bir denizin sathına yayılırken, derinlerden vazgeçmek anlamına da gelmektedir.

Yoruma kapalı.